1.BÖLÜM- FESTİVAL

"LUNABELLE"
Hislerine güven, gece sana tüm sırları anlatacak.
Fırtına yaklaşırken gökyüzü nefesini tutardı; uzaklardan gelen uğultu yavaş yavaş yükselir, yaklaşan felaketin habercisi olurdu. Ve sonra yıldırımı ateş takip ederdi. Yakıcı, ani, kaçınılmaz... Bir şeyler değişmek üzereydi. Geri dönüşü olmayacak şekilde.
Fernville bugün her zamankinden farklıydı. Tarçın ve zencefil kokularıyla karışan kızarmış et dumanı sokakları dolduruyor, çocuk kahkahaları sarhoşların gevşek şarkılarına eşlik ediyordu. Rüzgâr, altın ve kırmızı flamaları neşeyle savuruyor, onları dans eden ışıklarla gökyüzüne yükseltiyordu. Tüm bu ışıltıya inat, içimde tuhaf bir huzursuzluk vardı.
Yanından geçtiğim çocuklar ellerindeki bayrakları sallayarak Aetherium'un kuruluş günü marşını söylüyorlardı. Her yıl olduğu gibi festival tüm coşkusuyla köyü ele geçirmişti ancak bir şeyler yanlış gibiydi. Hava sanki dalgalanıyordu.
Yazın son günleriydi ve yağmur sıcağı üniformamı ikinci bir deri gibi üzerime yapıştırmıştı. Bir anlığına durdum; hızlı yürümekten ve sıcaktan alnıma yapışan, beyaza çalan sarı saçlarımın perçemlerini yüzümden çektim. O sırada uzaktan bana seslenmekte olan Mey'i duydum.
"Lunabelle."
Geç kalmıştım ama Mey aile dostumuz ve yakın arkadaşım Ash'in annesiydi o yüzden selam vermeden geçip gidemezdim. Festivalde satacağı malları yerleştirdiği kırmızı muşambalı tezgâhın arkasından bana coşkuyla el salladı. Mecburen adımlarımı oraya yönlendirdim.
"Ne kadar güzel olmuşsun!"
"Bu üniformalar saçmalık." Üzerimdeki tören üniformasının uzun eteklerini huysuzca çekiştirdim. "Süs gibi dizilmek için."
"Luna! Tanrılar aşkına! Çeneni kapalı tut, duyacaklar."
Mey de köydeki her anne baba gibiydi. Soru sorma, sorgulama, itaat et, ulu orta konuşma. İçinde bulunduğumuz durumu dile getirmesek de görünenler aslında her şeyi açıklamaya yeterliydi. Bugünkü festival, buradaki sefaleti yalnızca bir günlüğüne maskeliyordu. Bolluk ve ziyafet yarın köyü terk edince hasarlı dünyada hayatta kalma mücadelesi yeniden başlayacak, fakirlik geri dönecekti. Mey, beni neşelendirmek için kendi hazırladığı renkli kokteyllerden birini uzattı.
"Babanın meyveleriyle yaptım. Denesene. Onlar neredeler sahi?"
"Evdeler. Bütün gün çalışıyorlar, biliyorsun," dedim. Annem ve babam bugün de tarlada çalıştıklarından, festival gününün bile tadını çıkaramayacak kadar yorgundular. Kokteyl teklifini kibarca reddettim. "Çok geç kaldım, Mey. Törenden sonra Ash ile uğrarız." Anlayışla başını salladı ve mutlaka uğramamız için tembihledi. Storm yine geç kaldığım için beni öldürecek.
Tüm odağım yalnızca törene yetişmek olduğundan koşar adım, et- rafıma dikkat etmeden yürümeye başladım. Bir anda görünmez bir el beni çekiyormuş gibi yavaşlad0ım. Havanın ısısı düştü; tüm tenimde buz gezdiriliyormuş gibi hissettiren ürperti her bir sinir ucumda dolaştı. Kalbim göğüs kafesimi yırtmak istermiş gibi atmaya başladı. Nefesim düzensizleşti ve sesler uğultuya dönüştü. Birkaç kalp atımı sonra ise his, geldiği hızla kayboldu ve her şey yeniden normale döndü. Etrafıma bakındığımda kimsenin bir şey fark etmemiş olduğunu gördüm. Benimse nabzım gümbürdüyor, kalbim neredeyse ağzımın içinde atıyordu.
Avcı içgüdüleri. İçimde uyanan o şey, bana büyünün yakınımda olduğunu söylüyordu. Bazıları bu yeteneğe avcı laneti de derdi. İşin aslı bu, avcıların büyü için yegâne uyarı mekanizmasıydı ve benim burada dikilerek oyalanamayacağım kadar önemliydi. Nabzım az önceki uyarının bilincinde hızlanırken gözlerimi karanlık ormana çevirdim. En ufak bir ses ya da farklılık aradım. Doğa bile nefesini tutmuş gibiydi; orman sessizdi. Gölgeler oynaşıyor gibi görünse de büyük ihtimalle benim hayal gücümün eseriydi.
Kaybedecek vakit yoktu. Süslü üniformanın eteklerini çekiştirdim, koşar adım askerlerin toplandığı alana yürümeye koyuldum. Onları uyarmam gerekiyordu. Sıralanmış askerlerin arasına daldım, hızla önlere doğru ilerledim. O sırada bana seslenen veya selam veren tanıdık simaları görmezden gelmek zorunda kaldım. Storm biraz ileride Üçüncü Bölük'ten bir askere fırça atmakla meşguldü ve aradığım kişi oydu. Telaşlı adımlarla yanına yaklaştığımı görünce memnuniyetsiz bir ifadeyle bana döndü ve o zavallı askeri rahat bıraktı.
Minerva Storm, köyümüzün sorumlu komutanı ve en üst rütbeli- siydi. Uzun boylu, sert bakışlı, orta yaşlı bir kadındı. Herkes ondan çekinirdi ve söyleyeceklerimi düşünürsek az önce kulaklarından ateş çıkaracak kadar öfkelenmiş olması da benim talihsizliğimdi.
"Neredesin, asker? Saatin farkında mısın?" "Avcı duyularım harekete geçti."
Konu dolandırılmayacak kadar önemliydi, beni azarlama işini sonraya da bırakabilirdi. Hatta bunu yaparken tadını çıkaracağından emindim. Storm'un beyazlarla dolu seyrek kaşları havaya kalktı, boynunu atmaca gibi sağa sola çevirip kimsenin duyup duymadığını kontrol etti. Askerler arasında paniğe veya toplu histeriye neden olmamı istemiyordu.
Kısık gri gözleriyle işaret ettiğinde, diğerlerinden birkaç adım uzaklaştık. Yüzündeki sıkkın ifadenin cesaretimi kırmasına izin vermeden devam ettim. "Orman tarafından geliyor."
"Lunabelle," dedi. Sesi dikkatli ama bir o kadar da uyarıcıydı. "Ormanı defalarca kez aradık. Ne bulmayı umuyorsun, hayaletleri mi? Daha önce de oldu, biliyorsun."
Biliyordum. Safkan avcı değildim, yarı kan bir aileden geliyordum ve bu tür yanılgılar olabilirdi. En azından daha önce uyarıldığımda ve bir şey bulamadığımızda Storm bana durumu böyle açıklamıştı. Yarı kan avcılar da tıpkı safkan olanlar gibi büyüyü hissetme, direnç, hız, sessizlik ve çabuk iyileşme özellikleri alırlardı ancak onlardan daha güçsüzdük. Yine de yanılmıyor olma ihtimalimin göz önünde bulun- durmasını istiyordum. Köyde benden başka avcı yoktu. Bu yüzden duyularımın veya bizzat benim bozuk olup olmadığımı test edemiyorduk. Onun sabrını bir parça daha zorlamaya karar verdim.
"Bu kez yanılmıyorsam?"
Storm, gri gözleri üzerimde, biraz düşündü. Bana inanmadığını bakışlarından anlıyordum ancak tümden de görmezden gelemiyordu. "Emin misin? Yine kötü görünüyorsun. Şu uykusuzluk sorunundan olabilir mi?"
Ah, hayır. Bana karşı yine bunu kullanıyordu. Evet, kabul ediyordum, bir parça uyuyamama sorunum vardı ancak avcı uyarısı başka bir şeyle karıştırılamazdı.
Uzayan sessizliğim karşısında Storm zaten en başından beri düşün- düğü yargıya vardı. "Törenden sonra birilerini görevlendiririm. Yerine geç ve bundan kimseye bahsetme."
"Ama..."
Bir elini kaldırarak beni susturdu. "Carin şehrinin komutanı da burada. Beni utandırmayın."
Yüzümdeki ifadeden bunun aslında hiç umurumda olmadığını anlamış olmalıydı. Tıpkı benim, onun bana inanmadığını anladığım gibi. "Yerine geç, asker. Yine. Geç. Kaldın. Zaten." Öfkeyle tane tane söylediği kelimelerden bunun için daha sonra bana ceza vereceğini anlamak zor değildi.
Elimi başımın üzerine götürüp asker selamı verdim ve yanından ayrılmaya davrandım. Arkamdan seslendi. "Asher Bennett'i takip et ve o ne yapıyorsa onu yap. Ne yapmıyorsa da Tanrılar aşkına, onları yapma! O genç adam en azından bir askerin nasıl davranması gerektiğini bili- yor." Yüzünde alaycı bir gülümseme belirdi. "Senin aksine."
Onu yanıtsız bırakarak -dışımdan, içimden bir sürü güzel yakıştırma yapabiliyordum- kendi birliğimin olduğu sıraya yürüdüm. Az önce övgüyle bahsettiği arkadaşım Asher Bennett, en ön sıradan bana el salladı.
Tıpkı Storm'un dediği gibi örnek bir askerdi. Üzerindeki ceketli üniformada tek bir kırışık yoktu. Kıvırcık saçlarını özenle arkaya taramış, sakallarını tıraş etmişti.
Yanına geçtiğimde kahverengi gözlerini üzerimde gezdirirken uzun bir ıslık çaldı. "Bu ne güzellik, Lu! Suratın biraz gülsün de insanlar ne kaçırdığını bilsin."
Her zamanki gibi benimle uğraşıyordu ama aklım başka yerdeydi. Ona laf yetiştirecek ruh hâlinde değildim. Durgunluğumdan anlamış olsa gerek kaşları çatıldı. "Bir şey mi oldu?"
Başımı çevirip arkaya baktım. Storm, sıraların aralarında gezinip askerlere fırça atmaya devam ediyordu. Fernville, güneyde küçük ve ihmal edilmiş bir köydü. Krallıktan ve başkentten uzak olduğumuz için askeri yapılanmamız da her zaman gevşek olmuştu. Storm'un bu gev- şek yapılanmayı bir günlüğüne de olsa düzene sokma ihtimali düşüktü. Yine de denemekten vazgeçmiyordu. Sımsıkı topladığı beyaz saçları ve atmaca bakışlarıyla herkesi azarlıyordu. Nizami üniforması üzerinde doğduğuna yemin edebilirdim. Asıl yapması gereken şeyi ise yapmıyordu: ormanı aramak.
Ash kaşları çatık hâlde yüzüme bakıyor, benden yanıt bekliyordu ama ben ona az önceki durumu anlatıp anlatmamakta kararsızdım. "Yine uyuyamadın mı?"
"Eh işte," dedim. "Biliyorsun, kâbuslar."
"Revirden aldığın ilaçları içsene. Kendine kastın mı var?"
Ash, ona ne zaman dert yansam, bana gerçekçi bir çözümle gelirdi. Şu an ise öncelikli sorunum lanet kâbuslarım ya da uykusuzluğum değildi. Onlarla uzun süredir yaşıyordum. Bir süre daha yaşamaya devam edebilirdim.
"Uyuşmak istemediğimi söylemiştim, Asher. Ondan değil. Uzatma." Tam ismini söylediğimde, konuyu uzatmaması konusunda ciddi olduğumu anladı. Öfkelendiği zamanlarda yaptığı gibi dudaklarını sıkıp ince bir çizgi hâline getirdi. Benimle inatlaşmaması gereken huysuzluk anlarımı tecrübelerine dayanarak biliyordu. Çocukluk arkadaşım ve karakolda devriye ortağımdı. Yani yıllardır vaktimizin çoğunu beraber geçiriyorduk.
"Ne o zaman?" diye diretti. Ona söylememek haksızlıktı, ayrıca temkinli olmasını istiyordum. O yüzden anlatmaya karar verdim. Ona doğru yanaşıp fısıldadım.
"Avcı duyularım beni uyardı. Büyü için."
Ash'in bir an rengi atmış gibi göründü. Az önce yüzünde yer edinmiş küskün ifade yerini endişeye bıraktı. "Bildirmen gerekli, Lu. Hemen."
"Bildirdim. Storm bana inanmadı galiba." Sesim homurdanır gibi çıkmıştı ve barındırdığı hayal kırıklığını da ne yazık ki saklayamamıştım.
"Emin misin?"
Ona öyle bakışlar attım ki bir adım geriledi. Bu sorudan nefret ediyordum. Bu karakolun kuruluş amacı bile karanlık magusları*, yani isyankâr büyücüleri yakalamakken onlardaki bu rahatlık nereden geliyor anlamaya çalışıyordum.
"Harika," dedim. "Sen de bana inanmıyorsun."
"İnanmıyorum değil. Bak, kâbuslar ve uykusuzluk seni zayıf düşürüyor. Senin gibi yaşasaydım şurada düşer bayılırdım."
"Avcı duyularımın uyarısından eminim, Ash. Orada olduklarından?
İşte ondan emin değilim. Daha önce kimseyi bulamadık çünkü."
Yüz ifadesi yumuşadı ve bir elini omzuma attı. "Lu, Storm haklı olabilir. Ona bildirdiysen önlemini alacaktır. Kendin de aradın, yoklardı."
Bana hatırlattığı ve vurguladığı son cümle iyiden iyiye canımı sıktı. Haklıydı. Diğer zamanlarda kuralları hiçe sayıp, ormana çıkıp kendim de aramıştım ve hiçbir şey bulamamıştım. Sanırım o ilaçları kullanmaya başlamanın vakti gelmişti.
Ash birkaç dakika süren sessizlikten sonra beni dirseğiyle dürterek karşıdan gelen kadını gösterdi. Kate Mapple, köyümüzün yaşlı ve biraz çatlak şifacısıydı. Üzerinde gökkuşağını kıskandıracak renklerdeki elbisesi ve saçlarının arasındaki dal ve yapraklarla töreni izlemeye gelmişti. Seçtiği enerjik giysilerin aksine, ruhsuz adımlarla izleyicilerin arasına karıştı.
Ash, çocukluğumuzdan beri onu komik bulduğumu biliyordu ve keyfimi yerine getirmeye, konuyu değiştirmeye çalışıyordu. At kuyruğu yaptığım uzun ve dalgalı saçlarımı havaya kaldırıp salladı. "Seneye törende senin saçlarını da onun gibi süsleyelim."
Sinir bozucu bir ifadeyle gülümsedim ve saçlarımı ellerinin arasından kurtardım. "O kadar da uzun boylu değil, Bennett," diye homurdandım. "Henüz o kadar delirmedim."
"Şimdilik."
Ona gözlerimi devirdim ve hoş olmayan kelimeler mırıldandım.
Ash kahkaha atarken gergin hava da dağıldı.
Göz ucuyla Storm'un hazırlanan platformda yerini aldığını gördüm. Keskin gözleri ikimizin üzerinde memnuniyetsiz bir ifadeyle oyalanınca, gülmeyi kesip yerimizde ciddi bir yüz ifadesi takınmaya gayret ederek pozisyon aldık. Aptal tören.
Kutlamaların akış programı bile her sene aynıydı: bayat bir canlandırma gösterisi, caka satma yürüyüşü, kapanış, ziyafet ve festival... Canlandırma gösterisi buradan gördüğüm kadarıyla son perdeye gelmişti. Blaze soyundan ilk kralın avcılarla iş birliği yapıp büyücüleri alt edişi, Aetherium'un kuruluş hikâyesi ve en güçlü büyücüler olan Antiklerin buzlar arasında sonsuz uykuya hapsedilişi... Ezberlemiştik.
Son aşama askerlerin, yani bizim yürüyüş gösterimizdi. Güçlü ordu, güvenli ülke vurgusu... En önde her zamanki gibi bando takımı yer alıyordu. Yürüyüşümüzde bize onlar önderlik edecekti. Herkesin üzerinde bugüne özel birliğini veya görevini işaret eden süslü giysiler vardı.
Bandonun uyarı melodisini çalmasıyla doğrulduk ve yürüyüşe başladık. Ritmik ve uyumlu adımlarla protokolün önünden geçerken komutanlara selam durduk. Askeriyeye ilk katıldığımda bu adımlar için yaz sıcağının altında günlerce çalışmıştık ve benim için bir nevi ceza gibiydi. Storm da ayağa kalkıp bizlere selam durdu. Neyse ki az sonra bu eziyet bitecekti. Adımlarımızı bozmadan belirlenen açıklığa geldik ve dağılma emrini beklemeye başladık.
Birkaç dakika sonra Storm alana geldi ve emri verdi. Yanına gelen bir askerin kulağına fısıldadığı sözleri memnuniyetle dinledi ve bana beklemem için işaret etti. Ash de benimle birlikte beklemeye koyuldu. Storm, sert adımlarla yanıma yaklaştı. Yüzünde törenden önceki bıkkın ifadenin aksine, şefkat vardı. "Ormanı arattım, Elaine. Kimse yok."
Ona başımı sallayarak karşılık verdim. Bunun beni rahatlatması gerekirken daha çok huzursuz olmuştum. Deliriyor muyum? Yanımda duran Ash, olması gerektiği gibi bir hayli rahatlamış görünüyordu.
Storm, "Festivale katıl. Biraz eğlen," dedi ve omzuma birkaç kez teselli etmek amacıyla vurdu. Tozlu zeminde topuklarını döndürdü ve sert adımlarla yanımızdan uzaklaştı.
O gider gitmez boynuma kadar kapalı olan düğmeleri gevşettim. Ash bir şey demeye cesaret edemiyor, sadece yanımda dikiliyordu. "Hadi biraz eğlenelim. Bren nerede?" diye sordum. Bu konuyu konuşmamak en iyisiydi. Günlük nasihat dozumu da almıştım.
"Ona saat vermiştim ama maske standındadır bence."
Ash'in haklı olduğunu bildiğimden rengârenk fenerlerle süslenmiş festival alanına doğru adım attım. Normalde bakımsız ve cansız olan köy, bugün flamalar ve fenerlerle ışıl ışıldı. Fernville, gri havasını bir günlüğüne geride bırakmıştı.
Resmî program bitmiş, herkes alışveriş ve kutlama havasına geçmişti. Aradığım kişiyi tam da tahmin ettiğim yerde görünce gülümsedim. Arkası bize dönüktü, maske yapma standının başındaydı. Kuzgun siyahı saçları, minyon yapısı ve imrendiğim dolgun kadınsı hatlarıyla onu başkasıyla karıştırmak mümkün değildi. Bren farklı bir tipti ve çok güzeldi.
Uzaktan bile ne kadar keyifli olduğunu hissedebiliyordum. Yanına yaklaştığımızda kuzguna benzeyen bir maske hazırladığını gördüm. Maskesini tüylerle kaplamıştı, üzerine siyah sim dökmekle meşguldü. Evinin bir duvarını kendi yaptığı maskeleri sergilemeye ayırmıştı. Çocukluğumuzdan beri üçümüz hiç ayrı kalmazdık.
Bren yaptığı işe kendini öyle kaptırmıştı ki Ash'in arkasına yanaştığını fark etmedi. Ash onun elinden maskeyi kaptı, yüzüne geçirdi. Henüz kurumamış yapıştırıcıyı hesap edememişti. Bren şen şakrak bir kahkaha attı. "Sonsuza kadar o maskenin içinde kalırsın umarım."
"Çıkarın şunu," diye debelendi Ash.
"Ah, hayır canım. Kendin çıkaracaksın," dedi Bren. "Bozmadan." Ash maskeyi çıkaramadıkça canlı bir kuzgun ona saldırıyor gibi görünüyordu. Tek yolu maskeyi parçalamaktı ancak bunu yaparsa Bren de muhtemelen onu parçalayacağı için cesaret edemiyordu. "Çıkarın şunu yüzümden!" Ash, parmakları sime bulanmış hâlde, öfkeli ama nazik hamlelerle maskeyi çekiştirmeye başladı.
Gülmeme engel olamadan başımı iki yana salladım. "Çocuk gibisiniz," diye söylendim. Sanat eserine gelecek en ufak bir hasarda öfkesini ben de tadardım. Bu yüzden hayli dikkatli olmaya özen göstererek Ash'in yüzünden maskeyi zor da olsa ayırdım. Bren, sadece söylenerek, çenesiyle birini öldürebilirdi.
Maskeden kurtardığım Ash, homurdanarak cebinden çıkardığı mendille yüzünü temizlemeye başladı. Sesi boğuk olsa da hoş söyler söylemediğini anlıyordum. Çok özendiği görüntüsü bozulmuştu.
"Şu maske yapma işinden ne zevk alıyorsun asla anlayamayacağım," dedim. Bren'e dönüp kurtardığım maskeyi ona uzattım. Bu sırada ellerime bulaşan bol miktarda simin, her gün banyo yapsam da uzun süre benimle kalacağını biliyordum. Bren, şımarık bir ifadeyle omuzlarını havaya kaldırıp indirdi ve ara vermeden gülerken maskeyi kuruması için salladı.
Birkaç dakika daha hevesini almasını bekledikten sonra onu da yanımıza alarak panayır alanında gezinmeye başladık. Bren, yapmak istediklerini liste hâline getirmişti. Işıl ışıl sokaklar ve gülüşen insanlar arasında dertlerimi kısa bir süreliğine de olsa unutmak kolaydı.
Gezgin tüccarların sergilediği birbirinden ilginç eşyalar göz alıcıydı. Antika pusulalar, süslü metal kafeslerin içinde yanan tütsüler, hareket enerjisi veya güneş enerjisiyle çalışan envaiçeşit saatler... Hepsini hayranlıkla süzüyorduk.
"Yemek yediniz mi? Festival dondurmasını denemek istiyorum," dedi Bren enerjik bir sesle. Yememiştim ama canım da istemiyordu. Dondurma daha cazip bir seçenekti. Kar, süt ve meyveden yapılan dondurmalar buraya Eski Dünya'dan kalan ve ısıyı koruyan kaplar içerisinde getiriliyordu.
Ash, üçümüze de dondurma almaya giderken Bren, maske kazasıyla ilgili hâlâ onunla dalga geçmekle meşguldü. Ash, benimkini uzattı, Bren'e dondurmasını uzatırken gözleri hırsla parladı. Ona yakın zamanda tatsız bir şaka yapacağından emindim.
İkisinin atışmalarını gülümseyerek dinlerken bir yandan da çilekli ve limonlu dondurmamdan kaşıklıyordum. Bir anlığına kendimi mutlu hissettiğimi söyleyebilirdim. Avcı hislerimin ise bir yanılgı olduğuna kendimi ikna etmek üzereydim.
Arkamdan aniden birinin sarılmasıyla olduğum yerde sıçradım. İri cüsse, elimdeki dondurma kaşığını kaptı. "Eos! Kaç kere söyleyeceğim? Böyle sessizce yanaşma bana! Bir gün elimden bir kaza çıkacak!"
"Kızma, abla. Ayrıca senden daha iriyim artık. Beni öyle kolay pataklayamazsın." Genç irisi küçük kardeşim, çaldığı kaşıkla dondurmamdan arsızca yemeye başladı. Dondurma kaşığı, kocaman ellerinin arasında oyuncak gibi görünüyordu.
"Seni öyle bir pataklarım ki, küçük böcek." Üstelik ben de pek ufak tefek sayılmazdım. Ortalamanın üzerinde bir boydaydım ve askeriyede yaptığım idmanların sonucu olarak atletik bir vücuda sahiptim. Eos, sabrımı zorladığı anlarda yaptığım ufak numaralara rağmen bir türlü akıllanmak bilmiyordu. Mavi gözlerime yansıtmaya çalıştığım tehditkâr ifadeyi hiçe saydı. Asi tavrını sürdürmekte kararlıydı.
"Bana böcek deme!" diye çıkıştığında gözlerimi devirdim, kaşlarımı çattım. "Aster nerede? Bugün 'sen' görevi onundu."
"Kız arkadaşlarıyla yakışıklı çocukların yolunu gözlüyordur. Nereden bilebilirim? Yakında on beş yaşına giriyorum, bakıcıya ihtiyacım yok." Eli yeni çıkmakta olan sakalına gitti.
Eos'un son günlerdeki gurur kaynağı, çenesindeki cılız tüy yumağıydı ve bir süredir onu kırmadan tıraş olmasını söylemenin yolunu arıyorduk. Ancak hâlâ bir yöntem bulamamıştık. Sırıtmama engel olamadım. "Tam da bu yüzden var," dedim. "Soracağım ben o Aster'e."
Omuzlarını silkti, dondurma kaşığımı bıraktı ve gözü yeni fark ettiği Bren'e takıldı. Eos'un ergenlik hormonları ve imkânsız aşkı..."Merhaba, Bren. Bugün yine harika görünüyorsun." Derin bir iç çekip tüylerden oluşan sakalıyla oynamayı da ihmal etmedi. Acınası göründüğünü birkaç yıl sonra anlayacağını umuyordum.
Bren saçlarını kulağının arkasına kıstırıp cilveli bir edayla gülümsedi. Eos'a her zaman iyi davranırdı. "Teşekkürler, Eos. Biraz daha büyümeni dört gözle bekliyorum."
"Şuna yüz verme, Bren. Her gece kapında yatarsa karışmam. Kendine engel olamıyor."
Bren, omuzlarını silkti ve kıkırdadı. "Zararsız, tatlı bir çocuk, Lu. Bırak da biraz eğlensin."
Eos'un yüzü küskünlükle asıldı, kollarını göğsünde kavuşturdu. "Hâlâ buradayım."
O sırada Aster sonunda gelmeye karar verip Eos'u omuzlarından yakaladı. "Neredesin sen? Kalabalıkta seni arıyorum bir saattir." Eos omuzlarını silkerken Bren'den özür dileyip Eos'u da sürükleyerek uzaklaşmaya başladı. Gitmeden bir şey unutmuş gibi bana doğru döndü. "Ramholt'tan gelen falcılara git, Lu!" diye bağırdı. "Çok yakışıklılar!" Nerede olduğu da böylece belli olmuştu.
Sırtından iteklemeye çalıştığı Eos homurdanırken kalabalıkta gözden kayboldular. Başımı iki yana sallayarak iç geçirdim. Aster ve kız arkadaş çetesinin gözü her zaman festival için şehir dışından gelen potansiyel sevgili adaylarında olurdu. Eh, köyde fazla bir seçenek olmadığını kabul ediyordum ama bu konuları artık düşünmek istemiyordum. Beni aşka küstürecek birkaç tecrübem olmuştu.
Ash, dondurmasının son lokmalarını kaşıklarken bir yandan da Aster'in falcılarla ilgili sözlerine Eos gibi homurdanmaktan geri durmadı. Erkekler... Eos'un yarıdan fazlasını kaşıkladığı, erimeye yüz tutmuş dondurmamı bitirmeye çalışırken bir yandan da cıvıl cıvıl kaynaşan ortamı izlemeye koyuldum. Kalabalık sevmezdim ama neşe... İşte bunu seviyordum çünkü bende pek yoktu.
Dondurmalarımızı bitirdikten sonra renkli stantlar arasında gezinmeye kaldığımız yerden devam ettik. Ziyafet ve hediyelik eşyalar dışında köy meydanına onlarca aktivite köşesi kurulmuştu. Hangisini deneyeceğimi düşünüyordum.
Aster'in bahsettiği falcı standını da az ileride seçebiliyordum. Aralarında en gösterişsiz ancak en gizemli görünen oydu. Biraz karanlık şeyler çağrıştıran bir havası vardı. "Haydi Lu, fal baktıralım," dedi Bren heyecanla kolumdan çekiştirerek.
"Ben fal baktırmak istemiyorum," diye söylendim. "İnanmıyorum böyle şeylere, Bren."
Bren bilmiş bir tavırla büyük bir sırrı bilmiyormuşum gibi baktı bana. Dar görüşlülüğümü ve gerçeklik algımı her zaman eleştirirdi. "Benimle gel, hadi, lütfen," diye diretince çaresizce o tarafa adımlarımı yönlendirdim. Bren de bazen Eos kadar çocuklaşabiliyordu ve onunla uğraşmaktansa birkaç dakikalık fal izlemeye razıydım. Başımı ağrıtmasın yeter.
Bren, zafer kazanmış edayla önümde hoplayarak ilerlerken, onun bu neşeli hâline gözlerimi devirip Ash'e az sonra döneceğimizi işaret ettim. Omuzlarını silkti ve ilgisini çeken stantlara göz atmak için huysuz bir ifadeyle yanımızdan ayrıldı.
Falcıların gizemli alanına yürümeye koyulduk. Her yanımız meşalelerle ve fenerlerle rengârenk aydınlanırken burası tam köşede, gölgelerde kalmıştı ve loş bir aydınlatmaya sahipti. Ahşap kamelyanın tek noktasına sıkıştırılmış fenerden saçılan mum ışığı yalnızca masayı aydınlatmaya yetiyordu.
Siyah masa örtüsü serilmiş boş bir tezgâhın arkasında biri oldukça uzun boylu, diğeri ondan biraz daha kısa iki adam vardı. Pejmürde, salaş giysiler giymişlerdi ancak atletik ve güçlü yapıları, bol giysilerin altından bile belli oluyordu. Bu, meslek seçimlerine göre oldukça şaşırtıcıydı. Üstlerindeki kapüşonlu pelerinler ise yüzlerini tamamen örtüyor ve onlara gizemli bir hava katıyordu.
Başımı eğip yüzlerini seçmeye çalışırken Aster'in bu iki yabancıyı, yüzlerini görmeden yakışıklı diye nitelendirecek kadar aklını kaçırmadığını umdum.
"Merhaba!" diye seslendi Bren masaya enerjik bir sesle yaklaşarak. Aşırı hevesliydi. Kırmızı pelerinli ve uzun olan adam konuşmadan Bren'e masanın önündeki ahşap, yıpranmış sandalyeyi işaret etti. Kendisi de masanın diğer yanına oturdu. Konuşmayarak daha da gizem yaratmaya çalışıyordu herhâlde.
Bren kıpır kıpır bir edayla gösterdiği yere oturdu. Yeşil pelerinli olan, uzun adamın önüne karton bir kutudan orta büyüklükte deniz kabukları döktü. Onaylamaz bir ifadeyle kaşlarımı çattım. Bu iş uzaktan bile saçma ve özensiz görünüyordu.
Adam, kısık bir sesle Bren'e bir şeyler anlatmaya başladı ama gürültüden duyamıyordum. Deniz kabuklarını masaya atıyor, konumlarına bakarak bir şeyler söylüyordu. Kaşlarım çatık olsa da merakımı bastıramıyordum çünkü zekadan yana hiç sorunu olmayan Bren'in yüzü hayretten şekilden şekle giriyordu.
Adam bitirdiğini belli eden bir işaret yapınca Bren masaya bir gümüş riyan**bıraktı ve heyecanla ayağa kalktı. Yanıma gelip çekiştirerek beni oturtmaya çalıştı. "İstemiyorum. Falına baktırdın, gidelim."
İkimiz fısıltıyla tartışırken kırmızı pelerinli adam, uzun ve zarif parmaklarıyla bana da sandalyeyi işaret etti. Tepemde durmadan ısrar eden Bren'e döndüm. "Fal baktırırsam susacak mısın?" Çılgınlar gibi başını sallayarak onaylayınca pes ettim ve boşalan sandalyeye oturdum. Ne zararı olabilir?
Adamın pelerinin büyük başlığı tüm yüzünü gölgede bırakıyor, yalnızca biçimli dudakları görünüyordu. Yeşil pelerinli olan, arkadaki kutudan farklı renkte deniz kabukları çıkardı ve masadakileri toplayıp kaldırdı. Masadaki kabukları süpürürken elinin üzerindeki, baş parmağına yakın büyük bir yara izi dikkatimi çekti. Gözlerimi yeniden falcıya çevirdim. "Onun görevi kutudan kabuk çıkarmak mı?"
Gözlerim yanlış seçmediyse yeşil pelerinli olan sözlerim karşısında bir anlık gülümsedi. Diğerinin boğazını temizleyip onu uyarmasıyla birlikte yeniden ciddi hâline döndü ve masanın ardında, ellerini önünde birleştirip ayakta dikilmeye devam etti. Kendime engel olamadan falcıya sataşmaya devam ettim.
"Deniz kabuklarıyla fal? Başka uydurma yetenekleriniz de var mı?"
Bren, karşıdan koyu renk gözlerini iri iri açarak susmamı işaret ediyordu. Beni buraya oturttuğuna çoktan pişman olmuştur, diye düşünüyordum. Biraz da bu kadar ısrarcı olduğu için onu pişman etmeye çalışıyordum zaten.
"Siz de fal bakar mısınız?" diye sordu puslu ama hipnoz edici bir etkisi olan gizemli ses.
"Hayır?"
"Öyleyse yeteneklerimin uydurma olup olmadığından emin olmak için fal sonuna kadar bekleyeceksiniz."
Falcının gölgeler içinde kalan yüzü ifadesizdi ve kabul ediyorum ki sözleri beni gafil avlamıştı. Bunun hoşuma gitmesi ise ayrı bir meseleydi. Haklıydı, fal bakmaktan anlamazdım ve şu an sandalyesinde oturup onunla alay etmem nezaketsizlikti. Kibar ol, Luna. Diğer şarlatanlara pek benzemiyordu. Bunun tadını çıkarıp eğlenmeye karar verdim.
Deniz kabuklarını masaya fırlattığında avcunun içindeki sertleşmiş bölgeler dikkatimi çekti. Sadece kılıç kullananların veya demir dövenlerin ellerinde bu tür izler olurdu. Adam nereye baktığımı fark edince usta bir hareketle avuç içlerini benden gizledi ve dudaklarının kenarı birkaç saniyeliğine gülümsediğini belli eder bir ifadeyle kıvrıldı.
"Askersiniz."
"Üniformam üzerimde olmasaydı sizi tebrik ederdim."
Arkadaki adam yine sırıttı. Ona baktığımı görünce yüzünü diğer tarafa çevirdi. Yapım gereği iğnelemeden bu kadar süre dayanabilmiştim işte. Fala bakan adam ise dikkatini dağıtmadan kabukları inceliyordu, iğnelememi duymazdan geldi.
"İlginç."
"Neymiş ilginç olan?"
"Avcısınız," dedi gizemli ses. Kaşlarım çatıldı. "Göründüğünüzden daha güçlüsünüz." Onunla durmaksızın alay ettiğim için güçsüz göründüğümü ima eden sözlerini de bu kez ben duymazlıktan geldim. Avcı olduğumu nereden anlamıştı ki? Huzursuz olduğumu belli etmeden daha fazlasını öğrenmek için dinlemeye devam ettim.
"Kendi gücünüzü henüz keşfedememişsiniz. Güçlerinizden bir süredir şüphe duyuyorsunuz ancak yanılıyorsunuz." İsabetli tespitleri beni iyiden iyiye şaşırtıyor, kendimi sorgulamaya başlamama neden oluyordu.
"Avcı güçlerim doğru çalışmıyor," dedim. "Zamanla çalışacağını mı söyleyeceksiniz?"
Falcı sataşmalarımın hiçbirine yanıt vermedi, ifadesini bozmadı. "Zaman dostumuzdur," dedi. "Gece ise sırlarla dolu." Aramızda birkaç saniye süren bir sessizlik oldu.
"Bu ne demek şimdi?"
Falcı yine yanıt vermedi. Kabuklardan birine parmağını bastırıp odaklandı. Kemikli eline ve uzun parmaklarına hipnoz olmuş gibi bakıyordum. O ise kabuk ona bir şey anlatıyor, o da dinliyormuş gibi görünüyordu. Büyü mü acaba? Belki de avcı hislerim bana bu standı işaret etmişti. Şüpheli ve temkinli bir ifadeyle adamı süzmeye devam ettim.
Elini havaya kaldırıp arkada dikilmekte olana bir işaret yapınca asistan falcı başka bir kutudan siyah fal kartları çıkardı ve kırmızı pelerinlinin önüne bıraktı. Desteyi parmağının ucuyla önüme doğru itti.
"Üç tane seçmenizi istiyorum."
Başımı yana eğip desteyi inceledim ve rastgele yerlerden üç tane kart seçtim. Bren'e bunu yaptırmamıştı. Benim falım da herhâlde hayatım kadar karışıktı ki ek gösteriye girmesi gerekmişti. Adam seçtiğim kartları önüme kapalı olarak dizdi ve dramatik bir edayla açmaya koyuldu.
"Güneş, Ay ve hançer," dedi puslu bir ifadeyle. Birkaç saniye boyunca kartlara, sonra da adama baktım. Bundan bir anlam çıkarıp çıkarmamam gerektiğinden emin değildim.
"Yani?"
"Ölüm, yaşam ve tehlike," diye açıkladı. Yaşam Tanrıçası Liv ve Ölüm Tanrısı Han'ın sembollerinin Güneş ve Ay olduğunu biliyordum ama yine de ne anlama geldiğinden emin değildim. Aklım vızır vızır çalışırken falcının seslenmesiyle dikkatimi yeniden ona verdim. Sesini iyice puslu hâle getirdi, mırıldandı.
"Yakışıklı bir adamla tanışacağınızı görüyorum. Bu iki kartın birleşimi, sonsuz aşkı işaret eder." Güneş ve Ay kartını işaret etti ve gölgeler arasındaki dudakları çapkın bir gülüşle kıvrıldı.
Sözleri bir görüden çok vaat esintisi taşıyordu. Bunca ciddiyetin, odaklanmanın ve şovun ardından gelen bu cümleye gülmekten kendimi alamadım. Yeşil pelerinli de hemen arkasında, açıkça sırıtıyordu. Az önce beni bu kadar germeyi başardığı ve iyi oynadığı için tebriği hak ediyordu aslında.
"Sonunda aşkı bulacağım ama galiba benden hazzetmeyecek," dedim sırıtmama engel olamadan. Hançer kartına birkaç kez tıkladım. "Beni öldürmeye çalışacak olabilir mi?"
Falcı onunla alay ettiğimin gayet farkında, kapalı başlığının altında gülümsedi. "Aşkın size ne getireceği ve nerede karşınıza çıkacağı falda bile belli olmaz."
"Ya, öyle mi?" dedim. Bu kez çapkın bir gülüş takınma sırası bendeydi. "Tahmin edeyim... Kırmızı bir pelerin mi giyiyor?"
Adam, başını yavaşça yukarı kaldırdı. Şaşırarak kusursuza yakın, genç yüz hatlarını gölgeler içinden bir anlığına seçtim. "İltifatınız için teşekkür ederim ancak faldakinin ben olduğumu da nereden çıkardınız?" Sesindeki puslu hava muzip bir ifadeyle yer değiştirmişti. O anda gerçek sesinin nasıl olduğunu merak ettim.
Arkama yaslanıp gülümsedim. "Kırmızı pelerinli onlarca kişi arasından sizi kastettiğimi de nereden çıkardınız?"
Falcının dudaklarının kenarı yeniden alaycı bir gülümsemeyle belli belirsiz kıvrıldı. Kartları eliyle süpürerek önünden çekti ve deniz kabuklarını toparladı, bir kez daha masaya attı. Ben gülümseyerek kabuklara bakarken aniden ellerimi tuttu. Elleri ateş gibi sıcaktı ve benim buz gibi tenimle tezat oluşturuyordu. Bu beklenmedik dokunuş tüm vücudumda bir akım yarattı. Elleri yalnızca fiziksel olarak değil, ruhumun derinliklerine de dokunuyor gibiydi. Küçük yıldırımlar tenimde geziniyor gibi hissediyordum.
"Hislerine güven, küçük avcı," dedi. "Sandığından daha güçlüsün. Gece, sana tüm sırları anlatacak."
Ona inanmaz gözlerle bakarken yutkundum. Gerginlik geri gelmişti. "Siz... Ne saçmalıyorsunuz? Beni tanıyor musunuz?" Karanlıklar arasındaki siluetinde biçimli dudakları bilmiş bir gülümsemeyle aydınlandı.
"Ben yalnızca iyi bir falcıyım."
Nutkum tutulmuş hâlde ona bakarken, hâlâ elini tuttuğumu fark edince hemen ateşe dokunmuş gibi ellerinin arasından ellerimi çektim ve ayağa fırladım. Elinden yayılan sıcaklığın izi parmak uçlarımda yerini koruyordu. O da birkaç saniye oyalandıktan sonra deniz kabuklarını avcuyla süpürerek masadan topladı. Her hareketinde bir gizem ve öz güven vardı. Ne var bu adamda?
Cebimden bir tane gümüş riyan çıkarıp masaya doğru bıraktım. Benim asabi tavrımın aksine, sakin bir ifadeyle parayı bana geri itti ve deniz kabuklarından birini avcunun içine alıp uzattı. "Senin için bir hediye, unutmaman için."
Birkaç saniye şaşkın gözlerle ona baktım, sonra uzattığı kabuğu almadan arkamı döndüm ve paramı masadan geri almakla meşgul olan Bren'i çekiştirerek oradan uzaklaştım.
Avcı olduğumu, son zamanlarda yanılan duyularımı bir şekilde öğrenmiş olmalıydı. Kalabalıkta Ash ile konuşmuştuk. Falcıların bu şekilde çalıştığını duymuştum. Önce bilgi topluyorlar, sonra da şapkadan tavşan çıkarıyorlardı. Başımı çevirip arkamı döndüğümde ikisinin de ayakta durarak gölgeler arasından beni izlemeye devam ettiklerini fark ettim. Kimsin sen?
Bren enerjik sesiyle beni kınayarak söylenmeye başladı: "Ne dedi, Lu? Yabani gibi davranman gerekmezdi."
"Saçmalık, Bren."
"Bana öyle güzel fal baktı ki..." Bren'in kendi falını anlatmasına fırsat vermeden adımlarımı hızlandırdım. Olanlar zihnimi bulandırıyor, sağlıklı düşünemediğimi hissediyordum. Bren ise bir yandan koşar adım bana yetişmeye çalışıyor, öte yandan da hâlâ söyleniyordu.
Silah satan bir tezgâhın başında parlak hançerleri ve kılıçları inceleyip oyalanan Ash'in yanına doğru yürüdüm. Bizi bekliyordu. "Falınız nasıldı?" diye sordu. Sesinde bariz bir küskünlük vardı.
"Kötüydü, dolandırıcılıktan başka bir şey değil. Hadi, sakin bir yere geçelim."
Bren elinde tuttuğu parayı cebime doğru sokuşturdu. "Senden bir riyan bile almadı!"
"Tamam, düzeltiyorum, şarlatanlık. Oldu mu? Lütfen sakin bir yere geçebilir miyiz artık?" Başım ağrımaya başlamıştı. Onlara çıkışmak istemesem de festivalin neden olduğu gürültü kulak zarımı patlatacak gibi hissettiriyordu. "Ne diye parayı geri aldın ki?" diye söylendim Bren'e.
"Sana falı hediye etti, Lu. Uğuru mu kaçsın?" diyerek delirmişim gibi sitem etti. "Aster haklıymış. Çok yakışıklılardı." Bir yandan bana laf yetiştirirken öte yandan hızlı adımlarla yürüyordu. Kısa boylu olduğundan bizim yürüyüş tempomuza yetişebilmek için yanımızda hep böyle yürürdü.
"Bren! Yüzlerini bile görmedik!" dedim hayretle. "Ayrıca pek uğurlu bir şey de söylemedi."
Karşılık olarak omuzlarını silkti ve bilmiş bir ifadeyle kıkırdadı. "Gerek yok ki! Görmemiz gereken kadarını gördük." Sesini Ash'in duymaması için alçak sesle konuşuyordu. "Hadi ama Lu. Hayal gücümüz ne için var?" Yüzü hafif kızardı, bir yandan da yan gözle Ash'e baktı.
"Aster'e de sana da akıl fikir diliyorum."
Ash de bu yorumuma bıyık altından güldü. Bren dudaklarını büzdü, ikimize de saçlarını savurup arkasını döndü. Festival alanının dışında kalan sakin bir köşe aranırken Ash arada kaşlarını çatarak bana bakıyor, huzursuzluğumu yokluyordu. Adamın söylediklerine tam inanmasam da dikkatimi çekmeyi başarmıştı ve beni tanıdığını düşünmeme neden olmuştu. Elimi tuttuğunda kendimi bir yabancıya dokunuyor gibi hissetmemiştim ve bu tuhaftı. Sonunda aradığımız yeri bulunca bir nebze olsun düşüncelerimden sıyrılıp nefes aldım.
Ash ve Bren'le bir köşeye çekilip çimlerin üzerine oturduk. Bu kez de falcılarla ilgili tartışmaya başladılar. Genelde böyle zamanlarda çok ciddiye bindirmedikleri ve birbirlerinin kalplerini kırmadıkları sürece aralarına girmezdim. Onları yarım kulakla dinlerken bir yandan da lanet maskeden elime bulaşan simleri avucumun içini birbirine sürterek temizlemeye çalışıyordum. Falcı adam hâlâ aklımı kurcalıyordu.
Birden renkler gözümde dans etmeye, başımın içindeki ağrının şiddetlenmesine sebep olmaya başladı. Hava sıcaklığı yine benim hissedebileceğim ölçüde dalgalandı. Gözlerimi kapatıp başımı tuttum. Acı daha da şiddetlendi, inlememe sebep oldu. Kalp atışlarım hızlandı. Yine o his... Lanet olsun!
Ash, tartışmalarına ara verip endişeli gözlerle bana bakarken, "İyi misin, Lu?" diye sordu. Bren de koyu gözlerini üzerime dikmiş ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.
Duyularım, kalbimin yerinden çıkacak gibi çarpmasına neden oluyor; uğultu ve aynı anda sihri işaret eden gümleme yüzünden neredeyse acı çekiyordum. Bu kez uyarı çok açıktı, his dinmiyordu. Yakınlarda olmalı. Yanılmıyordum!
Ash, endişeyle doğrulurken sorusunu tekrarladı. "Lu?" Göğsümde bir ağırlık belirdi. Tüm festival alanı bulanıklaştı.
Uzaktan, ormanın içinden bir kadın çığlığı duyuldu; gecenin içinde yankılanıp bir süre havada asılı kaldı. Yerimden sıçradım ve ayağa fırladım. Çığlık bir kez daha tekrar etti, bir kez daha... Sonrasında etraf ölüm sessizliğine büründü.
Gürültü azaldı, uğultuya dönüştü ve ben fısıldadım. "Buradalar."
-
*Magus: Büyücü. Saraya kayıtlı olmayan, isyankâr magus topluluğu karanlık magus olarak bilinmektedir.
**Riyan: Aetherium'un resmî para birimi.“
Paragraf Yorumları
Yorum yapmak için giriş yapın.