BİRİNCİ BÖLÜM - YARGIÇ VE OKYANUS
𓆩✧𓆪
Adımlarımın sesi, taş sokaklarda yankılandı. Çizmelerimden birinin topuğu koştukça koptu kopacak halde sallanıyordu. Her adımda içimde bir şey yırtılıyor gibiydi.
Renklerin hepsi bulanık, çamurlu ve yeryüzüne aitti. Aldığım nefesler ciğerlerimde keskin bir batma hissine neden oluyordu. Acı; yakıcı ve çiğdi. İnsan olmak hak edilmiş bir ceza gibiydi.
Kemiklerim, kaslarım, hatta derim sanki yeniden dövülerek yaratılmıştı. Göklerde olmayan kokular vardı. Bir tanesi ise oldukça ağır basıyordu. Keskin ve metalikti.
Sıcak, yapışkan bir şey kaburgamın altından aşağı süzülüyor, iç çamaşırıma kadar ulaşıyordu. Kan. Çok fazla kan…
Duramazdım.
Arkamda, gümüş zırhların soğuk sesi yankılanıyordu. Muhafızlar. Kalabalığın içine daldım, göz gözü görmüyordu. Taze balıkların kokusu, yanan kömürlerin dumanı ve bağıran satıcıların sesi birbirine karışıyordu. Liman şehrinin dar sokaklarında kanımla terim birbirine karışmış, can havliyle yıka döke koşuyordum. Kaçıyordum.
Boynumdaki kolyeyi göğsüme saklamak için bir anlığına yavaşladım. Bu sırada bir adama omzumla sertçe çarpınca dengemi kaybettim ama son anda adamın beni yakalamak için uzanan elinden kurtuldum. Kalp atışlarım kulağımda yankılanıyordu. Önümde duran manav tezgâhındaki devasa sepeti kucaklayıp onları yavaşlatmak için yola fırlattım yeniden koşmaya başlarken. Narlar, incirler ve koyu kırmızı üzümler yere döküldü ve kan gibi zemine yayıldı.
Pazar yerini gezen şehir sakinlerinden biri “Hırsız!” diye bağırdı. Onun bağırışıyla tüm yüzler bana çevrildi. Yanındaki diğer kadın muhafızlara yerimi işaret etti ve çocuğunu kendine çekti.
Üzerimde onlarca göz vardı ama kimse beni durdurmak için yaklaşmaya cesaret edemiyordu. Üzerimdeki mavi pelerinin kana bulanmış hâli onları yeterince korkutuyordu belki de.
Önüme çıkan ilk dar sokağa sapmak istedim ancak tamamen kırılan çizmemin topuğu yüzünden bileğim ters döndü, sendeledim. Kalçamla çarptığım bir tezgâh daha devrildi. Şarap şişeleri kırıldı, camlar etrafa saçıldı.
Ayağım kaydı, neredeyse camların üzerine yüz üstü yere kapaklanıyordum. Nefesim kesildi, kaburgam her an içime batacak gibiydi.
Koşmak artık mümkün değildi. Ama durursam… Durursam ve görürlerse esir düşerdim.
O anda sapmak istediğim sokaktan bir kol uzandı. Sert ama kontrollü bir tutuş…. Gölgelerin içinden çıkıp beni hızla kenara, loş bir geçide çekti. Burası sanki şehrin kalanından daha karanlıktı.
“Sessiz ol.”
Başka hiçbir şey söylemedi. Yüzüme bakmadı bile. Sadece hızlı ve dikkatliydi. Simsiyah saçları alnına düşmüş, gözleri karanlık ve ölçülüydü.
Yırtılan pelerinimden bileğime değen soğuk parmaklarının temasını hissettiğimde derimde buzdan iğneler gezmeye başladı. Midem bulanıyor, içimde bastırılması zor bir öfke yükseliyordu. “Çekil, bırak!” diye bağırdım.
İstemediğim kadar yüksek çıkan sesim sokakta yankılandı. Hızla elini ağzıma kapattı ancak bu daha da panik yapmama neden oldu. Zaten çok geçti. Adamla bir an göz göze geldik. Karanlık bakışları çatık kaşlarının altında öfkeli gibiydi. Sokağın başında bir kılıç parladı ve onu diğerleri takip etti. Yakalanmıştık.
Muhafızlardan biri “Kadın burada! Hırsız da yanında!” diye bağırdı sokağın başından.
Kavramakta olduğu bileğimi avcunu yavaşça açarak bıraktı. Elini de ağzımdan çekti. Öfkeli bakışlarını benden ayırmıyordu. “Aferin, bizi yakalattın.”
Beni bıraktığı anda aslında tutarak ayakta durmam için desteklediğini anladım. Ayaklarım bedenimi taşımamaya başladı. Düşündüğüm şey ise yanımdaki adam da dahil kimsenin bana yardım etmeyeceğiydi. Dünyadaki ilk günümde insani yalnızlığımla baş başaydım ve düşüyordum.
Yere düştüğümde refleks olarak öksürdüm boğazımdaki yapışkan, kötü tadı atmak için. Etrafımdaki boğuk gürültü selinden bana yaklaşmakta olan kalabalığı görmesem de seziyordum. Lanet insan bedeni! Canımın yanmasına alışık değildim.
Gürültüleri başımdaki uğuldamanın arasından daha berrak bir şekilde seçebilmeye başladım. Kılıçlar kınından çıktı ve çamurlu çizmeler görüş açıma girdi. Bir düzine imparatorluk askeri bir kalp atımı kadar kısa sürede tepeme dizildiler. Doğrulmaya çalıştım ama bedenim itaat etmiyordu.
“Kendini tanıt!”
Ses talihsiz bir şekilde emrediciydi. Kapanmak için direnen gözlerimi kırpıştırdım. Kalın zırhlar, koyu kırmızı pelerinler, ve yüzlerini gölgeleyen miğferler etrafımı sarmış, hepsi bana bakıyordu. Bazıları da az önce benim yüzümden yakalanmış olan adamın etrafını sarmış, onu kelepçeliyorlardı. Adam direnmiyordu.
Ben ise ölümlü gözlerimi kendi bedenime çevirdim. Karnımdaki kanı ve koştuğum için daha çok açılan kesiği görünce dişlerimin arasından boğuk bir hırıltı çıkardım. Piç kurusu ihtiyar! Beni dünyaya yaralı göndermek çok eğleneceği fikirlerinden biri olmalıydı. Hafızamın bana ihanet etmesi ise içinde bulunduğum durumu daha da zorlaştırıyordu.
Gözlerimi elimde sımsıkı tuttuğum yırtık parşömene kaydırdım. Kanımdan lekelenmişti. Muhafızlardan biri onu zorla almadan önce yazılan ismi yeniden okuma fırsatım oldu. Kendi el yazımdı. “Kael Dregor.”
Muhafız elimden kaptığı parşömendeki ismi okuyunca duraksadı. Birkaç saniyelik sessizlikten sonra gözleri irileşti. “Tutuklayın!”
“Çek elini!” dedim. Sesim artık bir kedi yavrusu kadar cılızdı. Elleri üzerime uzanırken, dünya yeniden siyaha gömüldü.
Göz kapaklarımın arkasında puslu bir ışık titredi. Burnuma pas, küf ve eski kan kokusu dolduğunda zemin altı bir hücrede olduğumu fark ettim. Taş zeminden doğrulmak istedim ama kaslarım tek tek isyan etti.
Ruhum yüzlerce yıldır taşıdığı kudreti tamamen unutmuş gibiydi. Daha önce hiç bu kadar zayıf hissetmemiştim. Bu, birkaç asırlık ömrümde yaşadığım ilk bilinç kaybıydı ve itiraf ediyorum ki rahatsız edici olsa da bir yandan da tatlı ve huzurluydu. Yine yerde boylu boyunca yatıyor oluşum ise artık kırıcı olmaya başlamıştı.
Kendimle mücadele ederken üzerime düşen gölgeyi fark ettim. O anda bana doğru adımlayan bacaklar seçti gözlerim. Yalnız değildim. Bana uzanan iri eller karşısında yerimde sıçrayarak doğruldum.
“Dokunma bana!”
“Sana zarar vermeyeceğim,” dedi. Sesi derin, rahatsız edici derecede sakindi. Birkaç saniye sonra göz hizama eğilen bir çift siyah, meraklı göz beni baştan ayağa süzmeye başladı. Pazar yerindeki adamdı. Gözleri karanlık ve donuktu. Orada neyin gömülü olduğunu tahmin edemiyordum bu yüzden.
“Korkma,” dedi sakinleştirici bir ses tonuyla. Sesindeki bir şey gerçekten her şeyin yoluna gireceğine inanmamı sağladı. Birkaç saniyeliğine…
Kim olduğumu hatırladığımda burnumdan nefes üfledim ve alaycı bir gülüş yüzümde yer etti. “Asıl sen benden korkma. Ya da kork…”
Bu söylediğim onu eğlendirmiş, bir o kadar da şaşırtmış gözüktü. Bilmediğim bir zindanda yerde boylu boyunca yaralı yatıyor oluşumun da eğlenmesinde payı vardı tabii. Bilseydi bu kadar eğlenemezdi.
“Yarana bakacaktım. Madem yardıma ihtiyacın yok… Sen bilirsin.” Ellerini havaya kaldırarak duvar kenarına gerilerken kadim ömrümde arada bir perde olmadan, yakından gördüğüm ilk insanı süzmeye başladım.
İri yarı, yirmilerinin sonunda gibi gözüken genç bir adamdı. Normal insan standartlarına göre epey uzun boyluydu. Güneşten hafif bronzlaşmış teni, düzgün burnu, keskin yüz hatları, dağınık siyah saçları, gece kadar siyah rengi gözleriyle ölümlü gözler için oldukça yakışıklı sayılırdı. İlahi güzelliğe alışkın olan gözlerim için ise sıradan bir manzaraydı.
Üzerinde kirden kararmış ve yer yer yırtılmış pespaye giysiler vardı. Evsizlerden biriydi herhalde. Aynı anda muhafızlardan kaçtığımıza göre başı benden önce de belada olmalıydı.
Onu dikkatle inceleyen gözlerime oldukça meraklı bir ifadeyle bakıyordu ve kaşları çatıktı. Ne kadar zarar vermeyeceğini söylese de ondaki tehlike kokusunu alıyordum. Refleksleri ve gücü sıradan bir evsiz için fazla iyiydi.
Alnından başlayan kesik; çapraz olarak burnundan sağ gözünün altına uzanıyordu. Yaranın üzerindeki kurumuş kanlardan yeni olduğunu anlamak zor değildi. Onun dışında kaşında beyaz bir yara izi daha taşıyordu. Daha da fazlasının olduğuna görmesem de emindim. Bu kadar yara edinmek için birilerinin canını fena halde sıkmış olmalıydı. Umurunda da değildi üstelik. Duruşu rahat ve giysi seçiminin aksine oldukça özgüvenliydi.
“Sakinleştin mi?” diye sordu.
Onu ilginç bir nesneymiş gibi süzen bakışlarım yeniden karanlık gözlere çevrildi. “Sakinim zaten.”
“Neden kaçıyordun? Kimsin sen?”
“Normalde senin göz göze gelemeyeceğin biriyim.”
Sözlerim karşısında bakışlarına kibir yerleşti. “Demek öyle... Tehlikelisin yani.”
“Fazlasıyla.”
İnsanlara güven olmazdı. Hele gizemli hırsızlara hiç olmazdı. Ona yattığım yerden dik dik bakmayı sürdürdüm. Burada onun merhametine kendimi teslim ederek zayıf gözükmeyecektim.
Bir de doğrulabilsem tehditlerim de daha yerinde olacaktı. Bu yüzden gücümü sonuna kadar kullandım, ayağa kalktım ve sırtımı zindanın nemli duvarına yaslamayı başardım. Tam olarak ayakta sayılmazdım ama boylu boyunca yerde yatmaktan daha iyiydi.
Birkaç adımda burnumun dibine girdi. Dokunmaktan çekinmesem onu ittirirdim sanırım. Fazla yakındı. Gerçek bir insanla bu mesafede durmak tuhaf bir histi. Tütsülenmiş odun ve deri kokusu burnuma çarptı. Bu ikisinin karışımı ise şaşırtıcı şekilde hoştu. Göklerde perdenin ardından aldığım kokuların buradakilerin ancak kötü bir kopyası olduğunu şimdi anlıyordum.
Eğildi, konuştuğunda serin nefesi saçlarımı uçuşturdu. Nefesi bile henüz patlamamış bir fırtınanın, havaya asılı kalmış o ilk rüzgarı gibi kokuyordu. Taze, keskin ve tehlikeyi haber veren.
“Benden korkmuyor musun?”
“Hayır. Bana bir şey yapmaya kalkarsan gördüğün son şey şu an bakmakta olduğun gözlerim olur.”
“İddialı. Özellikle bir karış boy ve yaralı bir karınla az önce yerde yattığın düşünülürse.” Dudaklarının bir kenarı bilmiş bir gülümsemeyle kıvrıldı ve yeniden uzaklaşıp karşımdaki duvara yaslandı.
Öfkeyle derin bir nefes aldım. Onu yok saymaya karar verdim ve az önce bir karış olarak nitelendirdiği kendi bedenimi kontrol etmeye başladım. Tehlikenin boyla ölçülmeyeceğini ona bir ara gösterirdim nasılsa. Önce kendimi kurtarmam gerekiyordu.
Karnımdaki yarayı üstün körü sarmışlardı, bakıma ihtiyaç vardı. Elim saçlarıma gitti. Uzun, hafif dalgalı ve terden kabarmış tutam gece gibi siyahtı. Beyaz tenimde maviye çalan damarlar belirgindi, camdan yapılmış gibiydim. Bir ayna olsaydı asıl yüzüme bakmak istiyordum. Kendime benziyor muydum acaba hâlâ? Belki de sadece bir suretin yankısı kalmıştı geriye.
“Gözlerim ne renk?” diye sordum aynı hücreyi paylaştığımız yabancıya.
“Giderek garipleşiyorsun,” dedi. Yara izi olan kaşı şüpheyle yukarı kalktı.
İğneleyici sözlerini duymazdan gelerek beklentiyle yüzüne bakmayı sürdürdüm. Tam olarak görebilmesi için ışığa adım atmaya yeltenecektim ki gerek kalmadı, yüzüme bakmadan sorumu cevapladı.
“Lacivert.”
Derin bir rahatlama nefesi verdim. Suretimi bozmamışlardı. Cebinden -epey derinlerden- bir nesne çıkardı. Bir cep saati. Onu bana uzattı.
“Bir kapağında ayna var. Ne için korkuyorsan al, kendin kontrol et.”
“Onu nerenden çıkardın sen?”
Tiksinen bakışlarıma karşılık kısık, alaycı bir kahkaha attı. Uzun köpek dişleri, bu gülüşü tehlikeli kılıyordu. “Gizli cep. Şimdilik yeri bende kalsın.”
Birkaç saniye kararsız kalsam da sonunda bana uzattığı saati özellikle ona temas etmeden alıp kapağını açtım ve yüzüme baktım. Bendim… Sürgün tanrıça, bu dünyadaki ilk insan bedeninde. Yaralı, yorgun ve hapsolmuş ama kendisi gibi.
Rahatladığımı yüzümden anlamış gözüktü. “Ne görmeyi umuyordun?”
“Seni ilgilendirmez.”
Elimdeki aynayı yine parmak uçlarımda tutarak ona uzattım. Zihnimi zorladım, bir şeyler hatırlamaya çalıştım. Küçük, sızlayan bir çatlaktan içeri bazı görüntüler sızdı
Alevler içindeki bir taht. Gökten düşen bir yıldız… Adını anmaktan iğrendiğim Tanrı… Masakar.
Hatırladım.
Ben, yanan Tanrı’nın son kızıydım. Ve bu, dünyaya ilk adım atışımdı.
Cezam sonsuzluk değil ama bana sonsuzluk gibi gelecek dört yüzyıldı. Göklerde geçirdiğim süreden daha fazlaydı. Ne halt ettiğimi ve bu cezaya neden layık görüldüğümü hatırlamıyordum. Bu işi başıma açanın Tanrı Masakar olması dışında hiçbir şey. Tanrıların Tanrısı. Lider göksel… Babamdan sonra tahta gelen…
Masakar’ın adını hatırlamak bile boğazımı kuruttu. Elbette merhamet etmeyecekti. Beni burada süründürmek tam da onun tarzıydı. Kendimi öldürmem veya öldürtmem servis süremi kısaltmayacak aksine bir ömür daha ceza ekleyecekti. Hayatta kalmak zorundaydım.
Hafızama yeni akın etmekte olan anıyla dünyadaki sahte kimliğimin imparatorluğa bağlı küçük bir dukalığın sevimli ve tatlı varisi olması gerektiğini anımsadım. Kağıtta yazan isim de beni haydutlardan koruyarak sözde babama teslim etmesi gereken kişiydi. Tehlikeli ve aranan bir korsandı, kuryem olacaktı. Muhafızlardan da o kağıdı kaptırmamak için kaçıyordum. Başarılı olduğumu söyleyemezdim.
Ceza alsa da Tanrılar, kutsal sırlarının korunması için insanların diyarına gideni – benim durumumda fırlatılanı- gözetirlerdi. Kaptan, beni bedenimin ölümünden koruyacaktı.
Aynı hücreyi paylaştığım yabancı düşüncelerimden beni sıyırarak bayılmadan önce elimde olan, kaptanın isminin yazdığı yırtık parşömeni uzun parmaklarının arasında tutarak bana gösterdi. Ne ara aldığını anlamamıştım bile.
“Kaptan Kael Dregor. Onu neden arıyorsun?”
“Tanıyor musun?”
“Belki tanıyorumdur,” dedi. “Kaptan’ın düşmanı çoktur. Neden arıyorsun?”
“Beni babama götürecek. Yüklü bir altın karşılığında.” Gözlerim kararmaya yüz tutsa da sesimi dik tutmaya çalıştım. Bir topuğu olmayan çizme yüzünden dengesiz duruşum burkulan bileğimi sızlatıyordu.
“Kendin neden gidemiyorsun?”
“Ben Dük Falcon’un kızıyım, Roverhond Sancağı. Kaptan’ın babama iyilik borcu var. Ödemesini isteyeceğim.”
“Az önce atıp tutuyordun. Başının çaresine bakacak gibiydin.”
Cahilliğini yüzüne vurmaktan keyif alacaktım… Eğer canım yanmasaydı… “Oradan bakınca yüzgeçlerim var gibi mi gözüküyorum?”
“Yani?” dedi eğlenir bir tonla.
“Haritaya bakmaz mısın hiç? Roverhond bir ada ülkesi, bilmiyor musun?” diye açıkladım sabrımdan kalan son kırıntıyla. O kırıntı da kaptanı tanıyor olabilme ihtimali içindi.
“Az çok,” dedi muzip bir sırıtışla. “Kaptan’ı tanırım, dostum olur. Borçlarına sadıktır, seni ona götürebilirim.”
“Ne karşılığında?”
“Güzel bir noktaya değindin.”
O sırada imparatorluk muhafızlarından oluşan birkaç kişilik topluluk bizi sorgulamak için parmaklıkların önüne geldiler.
“Önce kadın,” dedi içlerinden biri. “Mühürkıran’ın adını taşıyan bir pusula vardı üzerinde.”
“Mühür… Ne?”
“Mühürkıran,” dedi arkamdaki yabancı. Biraz yaklaştı, eğildi ve kulağıma fısıldadı. Serin nefesi boynuma vurduğunda ensemden garip bir ürperti geçti. “Kaptanın lakabıdır.”
“Harika,” diye homurdandım. Neyse ne… Benim için kaptanlık yapması yeterliydi. Muhafızlara döndüm, çenemi yukarı kaldırdım. “Beni buradan hemen çıkarın.”
Muhafızlar emreden ses tonuma kaşlarını çatsalar da gülemediler. Müthiş bir hata yapmış olmaları ihtimalinin şüphesine düşmüşlerdi.
Arkamda tepemden tünemiş gibi duran yabancıya döndüm. “Sen de birkaç adım gerile. İçime düşeceksin.”
Hiç kıpırdamadığı gibi uzun bir adım atarak aramızda var olan mesafeyi de kapattı. “Sen, ne…”
Kolunu boynumdan doladığında yükselen panik hissine engel olamazken soğuk metal tenime değdiğinde içim buz kesti. Yumruklarımı sıktım. “Dokunma!”
Bu yakışıklı aptal yeniden gökten düşmeme ve acı çekmeme neden olacaktı. Cezamın bir ömür daha uzamasına… Bir de şu ellerini üzerimden çekmesi gerekiyordu.
Kulağıma eğildi yeniden. “Uslu dur.”
“Siktir git.”
Beni yasladığı göğsünün titreşiminden güldüğünü anladım. Sabrım taşıyordu.
“Kapıyı aç!” diye emretti muhafızlara. “Yoksa kadını öldürürüm.”
“Sen bir hırsızsın. O da bir şüpheli. Neden ikinizi de serbest bırakalım?”
“İyi soru,” diye homurdandım. “Düşünmüşsündür umarım.” Boynumu bir sağa bir sola esnetmeye çalıştım ama kıpırdayamadım.
“O Roverhond dükünün kızı,” dedi muhafızlara kendinden emin bir sesle. “Bizi hemen bırakmazsanız onu öldüreceğim ve buradan ölü bir düşes ve diplomatik bir krizle çıkacağım. Siz bilirsiniz. İmparatoriçeye anlatırsınız.”
Parmaklıkların hemen dibinde dikilen, diğerlerinden rütbece üst konumda olduğunu tahmin ettiğim yaşlı adam tedirgin oldu. “Doğru mu?”
Arkamdaki yabancıyı itmeye çalıştım ancak kollarıyla beni daha da sıkması dışında işe yaramadı. Kendimi oyuncak bir bebek gibi hissediyordum. Boynumu sıkan kolunun altında bir sarkacın ucunda sallanıyor gibiydim, küçülmüştüm. Hem de kelimenin tam anlamıyla. Yabancıyı zor durumda bırakacak olma fikri hoşuma gitse de buradan çıkmak için fazla şansım yoktu. Bu yüzden parmağımda takılı kraliyet mührü taşıyan aile yüzüğünü havaya kaldırdım, muhafızlara gösterdim.
“Doğru,” dedim. “Ben Dük Falcon Roverhond’un beşinci ve en küçük kızıyım.”
İçimden suret elçisinin dağınık bir iş yapmamış olmasını diledim. Şaşılmayacak şekilde benden fazla hoşlanmazdı.
Muhafız yüzüğü görünce ten rengi birkaç ton soldu. Parmaklıklara iyice yaklaşarak inceledi. “İsmin?” diye sordu.
“Elis,” dedim duraksamadan. “Elis Blainn. İki ‘n’ ile,”
Muhafız rahatsızca kıpırdandı. “Düke bir mektup gönder,” dedi yanındaki askere. “Kızı kayıp mıymış sor bakalım. Soyadı da farklı.”
“Kör müsün? Boğazımda bir bıçak dayalı. Arkamdaki adamın senin mektubunun gidip geri dönmesini bekleyeceğini mi sanıyorsun?”
“Beklemem,” dedi arkamdaki yabancı. Sözlerindeki sert tını ensemden bir ürperti geçmesine neden oldu.
Muhafızlar bana şaşkın ve kararsız gözlerle bakarken sert metal boynumdan aşağı kaydı, köprücük kemiğimde ince bir kesik açıldığında inlemekten kendimi alamadım.
“Neden yaptın bunu?”
“O kemiği hep sanatsal bulmuşumdur. İmzam gibi düşün.”
Kimsenin duyamayacağı şekilde kulağımın içine fısıldadığı bu kelimeler karşısında dişlerimi sıkarken sessiz kalmayı tercih ettim. Adam boynuma sarılı kolunu daha da sıkılaştırdı. Bıçak yeniden boğazımdaki yerini aldı.
“Onu öldürürüm,” dedi son derece ciddi bir ses tonuyla. Yapabileceğine benim de inancım tamdı çünkü nefesim kesilmeye başlamıştı. Kolları mengene gibi boğazımı sarıyordu ve aramızdaki boy farkından dolayı beni boğmaması için parmak uçlarımda yükselmek zorunda kalmıştım.
“Efendim... Dükün Elis isminde, bu kadın yaşlarında bir kızı var gerçekten. Eşinden değil ama… Ne yapsak?” Yaşlı adama bilgi veren daha genç muhafız onun sert bakışları karşısında gerileyerek yerine geçti.
Yaşlı muhafız öfkeyle soludu, düşündü. Arkamdaki adam bıçağı yeniden harekete geçirmeye kalkışınca ise kararını verdi. “Dur, tamam. Kadına zarar verme.” Bir hırsız ve bir ihanet şüphelisini salıvermek dükün kızının ölümüne sebep olmaktan daha güvenli bir seçenekti. Parmaklıkların açılmasını işaret etti.
Arkamdaki yabancı sırtımdan yürümem için dürttüğünde bana dokunan parmaklarını tek tek koparmayı hafızama not ederek yürümeye başladım. Altımdaki uzun etek yürümeme bir parça engel oluyordu. Arkamda boynumu sıkan yabancı da öyle.
“Açılın,” dedi yabancı, benimle uyumlu adımlar atarken. Benimkine adım atmak denemezdi gerçi. Parmak uçlarımda sürükleniyordum. Karnımdaki yara da kötü durumda olsa gerekti birkaç saniyeliğine gözüm karardı.
“Sakın bayılma,” diye fısıldadı kulağıma kimsenin duyamayacağı şekilde. “Seni taşıyarak buradan çıkaramam. Olduğun yerde bırakırım, yem olursun.”
“Öldürmeyecek miydin sen beni?”
“Şunlardan kurtulduğumuzda altından daha iyi bir teklifin olursa bir daha düşüneceğim. Ziyan etmeyi sevmem.”
“Sen!” dedi yaşlı muhafıza. “Önden yürü.”
Adam istemeyerek de olsa önümüzde tempolu bir yürüyüş tutturdu ve önümüze çıkan herkese bize dokunmamalarını emretti.
Muhafızların şaşkın ve biraz da öfkeli bakışları arasında taş duvarların arasından geçtik, merdivenleri tırmandık. Küçük bir şehrin zindanlarında olmalıydık. Koridorlar birkaç adımda bitiyordu ve fazla hücre yoktu. Kısa bir tırmanışın ardından askerlerin kaldığı ve nöbet tuttukları alanı da ardımızda bıraktık. Yaşlı baş muhafızın işaretiyle kapılar açıldı.
Gözlerimi kapatmak zorunda kaldım. Işık… çok fazlaydı. İlahi ışığın altında büyümüş gözlerim güneş ışınlarına yeniliyordu. Sıcaktı, gerçekti.
Göz kapaklarımın altından süzülen altın çizgiler, tıpkı suya düşen yıldızlar gibiydi. Sonra gözlerimi araladım ve mavinin tüm tonlarını taşıyan okyanusu gördüm.
Uzakta martılar çığlık çığlığa dönüyor, yelkenler rüzgârla dans ediyordu. Tuz ve yosun kokusu havada asılıydı, dalga sesleri taş zemini dövüyordu. Elimde olmadan nefesimi tuttum. Bu dünya... pis, gürültülü, yorgun ama canlıydı. Şimdi ilk kez, var olmanın tadını alıyordum.
Martı ötüşleri ve gemilerin direklerinden oluşan yığına bakarken istemsizce dudaklarım aralandı. O sırada izbandut bir haydut tarafından boğazıma bıçak dayandığını bir anlığına unutmuş gibiydim.
“Yürü,” dedi arkamdaki yabancının hoyrat sesi.
Bir adım attım ancak sendeledim. Karnımda sıcak bir ıslaklık vardı. Kan tekrar sızıyordu.
Arkamdaki sona geldiğimi hissetti. “Siktir! Şimdi sırası değil.”
“Zindanlara geri dönün,” diye buyurdu bizi temkinle takip eden muhafızlara.
Kabul etmem gerekirse ses tonu etkileyiciydi. Karşısındakilere hükmetme yetisi de öyle. Bana? Bana etki edecek bir hüküm yoktu. Hiç var olmamıştı.
Muhafızlar çaresizce gerilerken boğazıma dayadığı bıçağı bir milim bile gevşetmedi. Karnımdaki yaradan dolayı artık kendimden geçmek üzere olduğumu hissediyordum ve köprücük kemiğimin üzerinde açtığı kesik bir hayli sızlıyordu. Burkulan bileğim de öyle.
Tüm muhafızlar gözden kayboldu. “Tamam, gittiler. Çek şu ellerini üzerimden artık. Sana çok fazla altın öderim.”
Kıpırdamadı.
“Eğer senin yüzünden ölürsem geri dönüp seni gebertmenin bir yolunu bulacağım hırsız,” dedim cılız bir sesle.
“Öyleyse öbür tarafta görüşürüz kar tanesi.”
Bir anda her şey durdu. Yelkenler bulanıklaştı. Martıların sesi yankılanıp söndü. Ayaklarım beni taşımayıp yığıldığımda bu kez düşmeden önce beni tuttu.
Elleri soğuktu, yüzüm o eller kadar soğuk bir göğse yaslandı. Sertti. Nefes alıyordu. Gerçekti. Yeryüzünde mecburen de olsa tutunduğum ilk insandı.
“Bayılma, dayan biraz daha.”
“Sakın... bana dokunma,” dedim, neredeyse fısıltıyla.
“Seni ben öldürmesem de inadın öldürecek.”
Gözlerim kapanırken bir fısıltı yükseldi. Bedenimden ya da içimden değil, gökyüzünden. O sesi tanıdığımı fark ettim.
“Bu daha başlangıç, hükümsüz.”
𓆩✧𓆪

Paragraf Yorumları
Yorum yapmak için giriş yapın.